Neşesi Yeter

Aslında bu yazıyı yayınlamayacaktım. Ama son günlerde olanları düşününce; en azından bunu yapabilirim diye düşündüm. En azından bu kadarını. 

Ha bu arada, cümlelerimi seçip seçip anlam arayan. Bütüne bakmayan, hele hele başlık için ağzını açanda art niyet ararım. Affı yok. Haberiniz ola.

Önce bi zihin açalım.

Başlıyoruz.

KUDÜS’ün haritadaki yerini gösterenler el kaldırsın.

“ha biliyorum israilde dimi ?” diyenler varya; kapat yavrum sen bilgisayarı. Hatta beynini kapat. Sonra da git selfi çek. Ya da balkondan atlayıver bir zahmet.

FİLİSTİN dediğimde aklına bi şey gelmeyenler de kapatsın. Şimdiye kadar bi fikir oluşturamadıysan bu yazı senin de işine yaramaz.

Arafat’ı tanıyan var mı ?

“a evet şu puşili adam dimi” diyenler, hadi yavrum uyu sen.

“Ahmet Yasin” tanıyor musunuz ?

Bak bilmiyorsanız buna kızmam. Raha rahat söyleyin. Açın bakalım o google efendiyi sorun. Azıcık okuyun öyle devam edelim ki meseleyi anlayın.

İntifada” ne demek ona da bakıp gelin hazır açmışken google’ı. Beni yormayın.

Aşağıdaki yazıyı yazalı bir kaç ay oldu. Ama nasip bu güneymiş.

Ben siz okumaya başlamadan önce zihninizi bir kere daha açayım. Filistin nasıl hala ayakta bir resim ile anlatayım.

7’den 70’e direniyorlar. Kadın çocuk hep beraber direniyorlar. Korkmuyor korkutuyorlar. Hala ve hala. 

 

Ve o yazı. Buyrun :

“…neşesi olan bir direniş…”

(Selahattin YUSUF)

Dünya’ya kapalı, etrafı duvarlarla çevrili bir direniş içerisine doğarak bu direnişi hala ve hala sürdürebilen bir FİLİSTİN gerçeği var önümüzde.

Savaşın ortasında bir anda hep beraber bir ezgi söylemeye başlayabilen bir halk var.

(Tarık Tufan)

Bir de Rachel Corrie efsanesi var. Buldozer altında can veren.

Bakın ne diyor bu arkadaş :

Tanımıyor musunuz ? Az kafanızı kaldırıp araştırırsınız artık.

Lübnan var bir de atlamamak lazım. 

Lübnan borbardıman altında. Beyrut‘u döven bir zırhlı limandan bomba yağdırıyor. Moraller bozuk.

Nasrallah çıkar televizyona ve der ki “akşam 7 gibi limana bakan evlerde yaşayan insanlar camlarına çıksın. Onlara bir sürprizim olacak”

O gece saat 7’de (adı lazım değil bir sözde devlete ait) zırhlı alevler içinde batmaktadır.

(İsmal Kılıçaslan)

Bu konuşmaların geçtiği “Meksika Sınırı” programı videosu “Meksika Sınırı 14/12 Tarihli” yayınıdır. İsteyenler izleyebilir.

Bu kadar alıntı yeter. Biz gelelim konumuza.

Vazgeçtim gelmeyelim.

Ne anlatsam eksik kalacak.

Açın Filistin okuyun.

Gazze’nin haritada ki o küçücük yerini öğrenin.

Batı Şeria neresidir bir bakın.

Ha bi de şu aşağıdaki resme bir göz atın.

Moodle Kurulumda MariaDB Hatası

Moodle kurulum yaparken şu sıralar en sık karşılaşılan sorun MariaDB hatası olsa gerek. Ben de aynı hataya rastladım ve çözüm için epey uğraşmam gerekti.

Sorun nedir biraz araştırmam gerek doyurucu bilgi verebilmek için. Ancak kabaca MVC temelli bir SQL güncellemesi söz konusu.

Çözüm için şu adresteki arkadaş bir şeyler yazmış ancak bana mantıklı gelmedi. Özellikle elle bir güncelleme veri tabanında ne tür sorunlara neden olur az çok tahmin ediyorsunuzdur.

Bu durum birazda local de çalışırken port sorunlarından dolayı port değişikliklerine gidip de sonrasında kurduğumuz CMS de problemler yaşamaya benziyor.

Konunun özeti ve kendimce çözümüm ise şudur :

Moodle sürümünüzü daha önceki (MariaDB güncellemesi gerekmeyen) sürümlerden seçip kurulum yapın. Sonrasında kurduğunuz CMS üzerinden güncellemeler alın.

Siz de sorun ile karşılaşır ve bir çözüme ulaşırsanız bildirebilirsiniz.

Okumaya devam et

Yayınlayamadığım Bir Dergiden Yayınlayamadığım Bir Yazı

ÜçKağıt’ın ikinci sayısı için yazmış olduğum bir yazı buldum. Sağ olsun bir öğrencim konuyu açtı. Eski dosyaları karıştırdım. Gözüme çarpınca size de okutmak istedim.

Biraz iddalı. Kavga çıkarır cinsten. Tabi o zamanlar gençtik. Atarlıydık az biraz.

Buyurun burdan :

“durun ! şimdi bir tasarım yapacağım. ”

Mümkün müdür arkadaşım böyle bir şey.

Mümkün müdür bir aşığın, “dur bugün bir türkü yazayım da elalem beni konuşsun” demesi

Ya da mümkün müdür, leonardonun “dur ben bi şey yapayım da insanlar yüzyıllarca konussun” demesi ve monalisanın ortaya çıkması.

Saçmalama insanoğlu, yok öyle bir şey…

Durun konuyu biraz daha anlayacağımız hale getirelim.

Günümüzün sürekli ve sürekli (nasıl mümkün oluyorsa !) eser verebilen “sözde” sanatçı arkadaşlarımız, göz nurumuz, sevdiğimiz, saydığımız çok muhterem modacılarımız.

Yahu insan her gün 10 kadını giydirip, yılda iki üç defa kocaman kreasyonlar hazırlayabilir mi ?

Kreasyon kelimesini de hiç anlayamadım, saçma sağan bir kelime. Üstelik Türkçesi de “yaratmak, yaratım süreci” gibi anlamlara geliyor. Neyse ona ayrıca değiniriz, devam edelim şimdi.

Biri bana söylesin, Aşık Veysel’in her gün yeni bir ağıt yakması, her gün ve her gün yeni bir türkü yazması mümkün müdür ?

Biri bana söylesin , Cemal Süreya, Nazım Hikmet, Necip Fazıl her gün ve her gün yüzyıl okunacak yeni bir şiir yazabilir mi ?

Şimdi içinizden birileri diyecek ki “yazar efendim, neden yazmasın”.

Bunu söyleyecek olan arkadaşlar bilmelidir ki bu büyük adamlar çok şiirlerini kimseye okutmadan yırtıp atmıştır. Binlerce ve binlerce şiirleri arasında belki de yüzde birini bizlere okutmak tercihinde bulunmuşlardır. O yüzdendir bu üstadların büyüklüğü. O yüzdendir bu eserlerin nesilden nesile aktarılacak kadar büyük oluşu.

Gelelim tekrar büyük üstadlarımız! Modacılarımıza.

Yok yahu, vazgeçtim. Konuşmaya gerek yok. Kalem de kıymetli kağıtta; nefes de kıymetli zamanda. Harcamaya gerek yok böyle bir şey için.

Oscar Wilde diyelim susalım:

“moda o kadar iğrenç bir şeydir ki insanlar ancak 6 ay dayanabilir ona”

Bir de bizden birini konuşturalım ki bizden birilerine de söz vermiş olalım.

Tarık Tufan :

“modayı takip etmek cahillerin çağdaş sığınağıdır.”

İki Dakika Yeter Mi ?

Hayatın sırrını üç saatlik filmlerde aramaktan vazgeçtim.

Siz de vazgeçin.

Gerek yok.

“Cins” takip ediyor musunuz ?

Kabul, ilginç bi soru oldu. Anlaşılmadı da.

Ama tam da anladığınız gibi devam etsek yine de anlaşırız.

Cins mi cins bi kaç adamın az satar çok yakar dergisi Cins.

Ama konumuz dergi değil. Gidip abone olmanıza gerek yok.

Youtube kanalına abone olun yeter. Hayatınızın canına okuyacaktır zaten.

Konudan koptuk yine. Konuya dönelim.

Bu adamalar youtube kanallarında her sayıları için başka bir kısa film yayınlıyor. Daha doğrusu harika filmlerden birer sahne ile mekana ağır bir giriş yapıyor.

Sonra mı ? Sonrası yok. İzle, hayatı sorgula iki dakikada.

Ha bu adamlar bir de slogan değiştiriyor zırt pırt.

  • “Aylık fakir keşkülü”
  • “Aylık gönül sızısı”
  • “Aylık dost meclisi”
  • “Aylık yer çekimsiz ortam”.
  • “Aylık yara bandı”
  • “Aylık alan savunması”
  • “Aylık şöför mahalli”
  • “Aylık özgür Kudüs özlemi”
  • “Aylık sağ kroşe”
  • “Aylık kaçış planı”
  • “Aylık darbe kıran”

Başlayalım mı ?

Kolay sorudan başlıyoruz :

“Aylık dost meclisi”

İzle izle hayallere dal. İçin geçsin, az hüzünlen.

“Aylık hafif zırhlı dergi”

“Hayır, ben yetmiş milyon için sinema yapmıyorum kesinlikle. Fakat yetmiş milyonun diliyle yapıyorum. Onların diliyle konuşuyorum”   *Ahmet ULUÇAY.

“Aylık insanlı hava aracı”

“Ölmek değil de canım sakat kalmak korkusu sanki bize rüyanın değil uyanıklığımızın tabiri gerek” *Furkan ÇALIŞKAN

“Sonu sürpriz. ”

“Sonu sürpriz” gibi saçma sapan bir cümle ile anlatıyorduk biz filmleri dimi ? İzleyin. Hayatınızın değerini bir daha sorgulayın bakalım. Sonu sürpriz mi başı felaket mi !

“Aylık yerçekimsiz ortam”

“Yüreğini kolla, ölmeden çürüyorsun” *G.G. MARQUEZ

Şu iki video yetmediyse içini burkmaya, bitmişsin sen. Haberin ola !

“Aylık yara bandı”

Ve Ali. Adamsın Ali.

“Bıçağın saltanatını reddeden bir yarayız biz”

“Aylık özgür Kudüs özlemi”

Bir gün yeniden mutlaka.

“Aylık karışık mesele”

Gidin sevdiğinize söyleyin : “Düştüysem sana bakarken düştüm…”

“Aylık çiğerdelen”

Ya hu şu müzik bile yetmez mi. Görüntü olmasa ne olur.

Ve geldik zirveye.

“Aylık hücum marşı”

Kısaca “Amerika sen busun, ……….. çocuğusun.”

AMERİKA KAFADA BİTMİŞTİR…

Yararlı Şeyler Yapmaya Ne Zaman Başlayacağız ?

  • Dolaşıp duruyoruz boş boş.
  • Mesainin bitmesine kaç dakika var ?
  • Akşam nereye gideceğiz ?
  • Bu akşam hangi filmi izlesem ?
  • Dur eve gideyim de uyuyayım.

Sürekli, ama sürekli bir kaçma durumundayız.

Hepimiz çalışıyoruz, ama yine hepimiz çalıştığımız zamanı bir zaman kaybı olarak görüyoruz.

Sanki hayatın ölü saatini iş yerinde kullanıyoruz da işten çıktıktan sonra yaşamaya başlıyoruz gibi davranıyoruz.

Hepimiz çalışıyoruz ama yine hepimiz işimizde mutlu olmadığımızı söyleyip duruyoruz.

En ufak sorunla karşılaştığımızda sorunlarla uğraşmak yerine şikayet haline geçiyoruz.

Çalışmak bir zorunluluk, mesai bitirilmesi gereken bir saat dilimi hepimiz için.

Peki tüm bunların arasında hala nefes alıyor muyuz ?

Bi düşünün…

 

BÖTE Okumak | Ya Da Bunun Gibi Bir Şey

Bilgisayar sadece kodlama değildir.

Herkes, neredeyse tanıştığım herkes bunu sorup duruyor.

-Merhaba. Bilgisayar öğretmeniyim ben

– Aaaaa, ne güzel. Ben de hep kod yazmak istemiştim. Nasıl yapıyorsunuz çok özeniyorum, hep istemişimdir, ………………………………………fsjkg hsdfjg hlafdkjfhsdfkjghfalkghsfalga

Uzayıp gidiyor bu konuşma.

İyi de; ben sandığınız gibi gece gündüz kod yazmıyorum. Ya da en azından gerekmedikçe yazmıyorum.

Bilgisayar demek kara ekranlarda kod yazmak demek değil.

Değil, vallah billah değil.

Bu işin çizimi var, modellemesi var, ofis çalışmaları var, donanımı var, LMS’i var, teknik servisi var, bilgi işlemi var. Var da var.

 

Mevzuyu size verdiğim dersler üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Tabi bir de kötü bir öğrenci olmama rağmen okul hayatımdan örneklerde vereceğim.

 

Haydi başlayalım.

Üniversite hayallerim “bilgisayar olsun da hengi bölüm olursa olsun” kafasıyla başladı ve “bilgisayardan soğumuş, az biraz bir şeyler öğrenmiş; ama yetersiz bir eğitim aldığı kanaati ile “ya hu bir atansak da rahat etsek” düşüncesi mezun dahi olamamış bir adam olarak son buldu.

İyi de sorun okulda mıydı ?

Hocalar mı çok kötüydü ?

Ya müfredat ?

Bunların hepsi var tabi. Hocalar, okul, müfredat.

Ama asıl ben ve bilgisayar arasındaki anlaşılmaz ilişkiydi.

Dur bir dakika.

Bu kadar basit değil.

Kendi kendine olmadı bunlar.

Önce müfredat.

Ya hu arkadaş; ben gelmişim, istemişim, heveslenmişim. Kara kara ekranlarda kod yazmak istemişim. Sen ne diye bana “Ofis Yazılımları” diye bir ders verip de “K” ya bastım bak nasıl da kalin oldu” edası ile ders veriyorsun.

İlk bir dönem sonunda bilgisayar adına bildiğim tek şey “K ya bastım bak nasıl da kalın oldu” dan öteye gidemedi.

Sonra ? Sonra joomla. bir kaç hafta.

Oley ! Artık web sitesi yapabilirimmmmmm. 

Yaparsın kuzun, yaparsın evladım. Bir ara yaparsın.

İlk senemiz bitti hazırlı uğurlu olsun.  Kalan üç senede de böyle devam edersem mezun olabilir ve işsiz kalabilirim.

Araya giren sıkıcı eğitim dersleri ve “bu kablonun adını ezberleyin, bir de bu ismin açılımını da bilin” şeklinde ki donanım dersini de sayarsak şimdiden dünyayı kurtaracak kadar bilgi sahibi oldum.

Sıkıcı eğitim dersleri dedim ya; “buraları geç, buralar gereksiz, bu konuyu siz anlatın, vazgeçtim anlatmayın…….” uzar gider bir halde devam etti onlarda.

Sonrasın aynı eğitim hocamın dershanede de derslerime girmesi ile de anladık ki onun da öğrencilik hayatı pek başarılı geçmemiş. Yoksa bu kadar kısa zaman da küçük çaplı bir isyan ile dersleri bırakmak zorunda kalmazdı.

Yazık bize.

Vallahi sıkıldım billahi sıkıldım. Kalan kısmını sonra anlatayım. İçim daraldı.

Ha bu arada. bu bir seri olacak.

Her yıl için aldığım eğitimi yargılayacak ve sorgulayacağız.

Bir de hasbel kader üniversitede ders vermeye başlamam ile birlikte kendimce bu konularda aldığım önlemleri de ayrıca paylaşacağım sizlerle.

 

Ve “ÜçKağıt” Ruhu Hortladı

Hakkımda sayfasını okudunuz mu hiç ?

Kim bu adam dediniz mi ?

İşte orada size bahsettiğim bir dergimiz vardı bir zamanlar.

“ÜçKağıt”

Sema, Fatma, Gülden, Tayyib, Beyza, Esma ve ben bir şeyler yazıp çizdik, paylaştık birileri ile.

Dur dur olmadı böyle.

Önce şu kısma bir göz atalım :

Daha önce bu cümleyi paylaşmıştım sizinle. Bir ara bahsederiz demiştim.

İşte o “ara” geldi.

Henüz sadece bir sayısı var yayında. İki hazır. Ama devam etmek kısmet olmamıştı o zamanlar.

Göz atın bakalım ne düşüneceksiniz:

Ve BluTV Çöker

Malumunuz bu gün “Sıfır Bir” dizisi 3. sezon bölümü ile yayına girdi.

Hem de ne giriş.

Daha önce bahsetmiştim. Artık BluTV” de yayınlanacak dizi. Ama daha ilk bölümden sınıfta kaldı sevgili BluTV. 

Son baktığımda, ki yayın saatinden saatler sonra, hala şu atta gördüğünüz görüntü vardı:

Gerçi hakkını yemeyelim. Onlar da bu yoğunluğu beklemiyordur. O kadar iş yaptılar, hiç birinde bu kadar yoğunluk yaşamamışlardır muhtemelen.

Yukarıdaki resimden de anlaşılacağı üzere BluTV ekibi diziyi bünyelerine katarak ne kadar bir doğru karar verdiklerini zorlu bir akşam ile de olsa anlamış oldular.

Allah BluTV teknik ekibine yardım etsin.

Ha bu arada güzel bir haber de artık “Sıfır Bir” dizisi; daha da önemlisi “Sıfır Bir Oyuncuları” para kazanacak.

Diziyi izlemeyen; teknik sebepler dolayısı ile izleyemeyenler için bu gecelik fragman ile idare edelim.

Göz atın nefsiniz körelsin:

Bir şey daha:

Sıfır Bir 3. Sezon da jenerikte bir değişikliğe gitmiş. Hoşuma gitti benim ama siz ne dersiniz bilemedim.

Göz atalım :