Yüksek Lisans’ta Alan Dışı Ders Almak

Bu durum böyle mi ifade edilir bilemedim.

Ya da alan dışı ne demek onu bile bilemedim.

Kendimden şüphe ettim şu an. 

Açıklayayım.

Yüksek lisansta zorunlu olduğunuz şeyler vardır. Almak zorunda olduğunuz, ya da almanız için uğraşılan, ders eksikliği ya da hoca yetersizliği nedeni ile almanız için uygun görülen dersler vardır.

Hatta bazı durumlarda bu abartılabilir; “ben burda ne yapıyorum” diyebilirsiniz ders esnasında.

Not : Buraya kadarki kısım tamamen kulaktan dolma, “bir arkadaşımın başına gelmiş” olaylardan özetti. 

Gelelim benim bu konudaki tecrübeme. 

Ben bir BÖTE mezunu olarak kendi alanımda yüksek lisansa giremedim bir türlü. Tabi bunun pek çok sebebi var. Az sayıda yüksek lisans programı, dolayısı ile seçme şartlarının kalitesi, yüksek puanlı eğitim fakültesi mezunları, ……vb

“Ya Hu hırsızın hiç mi suçu yok ?” 

Var tabi olmaz mı.

Ama sonunda başardım.

Tabi konumuz benim başarmam değil.

Zaten yine BÖTE Yüksek Lisans kazanamadım. 

 

Mevzuuya gelelim.

Her program/enstitü belirli şartlar koyar ders seçiminde.

Benim için bu şartlar:

  • iki zorunlu bir seçmeli dersi bölümümden almam
  • toplam ders kredimin 30 olması

Açılan dersler arasında da iki eğitim teknolojisi dersi yer alınca işim kolaylaştı tabi.

Burada iş danışmanınızda bitiyor. O ne kadarını izin verir, uygun görür, yönlendirirse sizin için durum o kadar kolaylaşıyor.

Bölümde açılan 2 zorunlu ve 1 seçmeli dersi seçtikten; yani şartları sağladıktan sonra diğer enstitülerden dilediğiniz gibi ders alabilirsiniz.

Ancak tekrar belirtelim. Danışman onayı şart. 

Holosko Artı Bir Miktar Para

rejisörler senden yana
mevsimler ve uçan halılar
son sahne sarhoşuyuz belki de hala
o filmin sonunda ağlayacaktık galiba
gözümüze dünya kaçtı
beyazıt’ta
ne meydandı ama
elektrik kokuyor her yanımız
insan hakları mı diyorduk
beş heceli başka bir şey mi yoksa
anne bir on iki eylül yarasıdır
merkez sağ bahsini çokça söylemiştik
gözlerinden geçiyoruz
guantanamo’nun kapısı açık kalmış yine
emperyalizm de kahrolmadı
bir sigaran var mı?
çünkü bir sigara serbestledikçe beş vakit piyasa
holosko artı bir miktar para
dünya değiştirilebilir biraz sıkı tutunca
mezar geceleri, dört kollular
iyi bilecek olanlar asla

eksik pansumanlara razıdır ikna odalarında
son kez yüksek sesle batının ilmini mutlaka
sigarayı yakınca otobüsün gelmesi
ontolojik bir sorun değildir ayrıca
holosko artı bir miktar yara
statükoya armağan olacaktır varlığım
bakışları kapital, iyi halden marksist
kerbela görüce zülfikarı susan gönüllere deva
her şeyi devletten beklemek uzunca bir kış gibi
yakacak içimizi tevhid-i tedrisatın ateşi
söz, kıymetli bir mayındır
meclisten içeridedir
şubatlar çok sert geçer
senetler ve de aşklar
merhem olunuyorsa
ve salyangoza sürekli zam yapılıyorsa
mahallemiz işgal altındaysa
burada yabancıları sevmezler
evet evet tam olarak burada
ceo olmak istemiyorum diye uyanılan kabuslarda
hangi sosyolojik yaraya varılır bilmem
uçan halılarda yerimiz yok, anladık
ve babaannesi baş örtülü adamlar
memleket meselesidir hala
tab edilmemiş yaslardan geçiyoruz kaç zamandır
adettir çünkü yazıldığı gibi ölünür burada
ışık şiirden yükselirse
yanık kokuları yusufiye’dir
doğudan gelenlerin hepsi bize hatıra
bir ölünün ardından bakakalmak gibiyiz
bazı ikindiler hep böyledir, sen bize aldırma
adımızı tahtaya yazıyorlar, pek konuşmuyoruz oysa
yine de çok yakışıyoruz tahtaya
bazı ikindiler hep böyledir
yazıldığı gibi ölünür, sen bize bakma
gösterdiğin yolda hiç durmadan yürüyeceğime
holosko artı bir miktar para
yaralı serçeleri manşete taşımıyor dünya
dünya bunu hep yapıyor
çirkin kurbağalar öpmekten yorgunuz sanma
misafirliğin zekatı ayakta beklemek
dünyaya tabiyiz her gün
bekleme odaları kadar gergin
karateciler nedense hep yeşil kuşak
seksen sonrasıyız dedik ya en fazla nakarata eşlik ederiz
burada konuyu değiştirmek isterdim aslında
yağmurda bazen mecaz da ıslanır
iyi ki bir metin yüksel’iniz var lan diyenlerden geçtim
geçtim dünya üzerinden
lapa pilava da risotto diyorlar ısrarla
tamam lan siz haklısınız, şiir rönesanstan büyüktür
şiir ve rönesans aynı cümlelerde hep biraz eksik
son teklifimdir dünyaya
uslu çocuklar çarmıha
holosko artı bir miktar yara
çirkin kurbağalar öpmekten yorgunuz sanma
romancılara bayılan baş örtülü kızların
hayır hayır bu şarkı bizim değildir
bu kemancılar ve bu beşinci sınıf artistlik acılar
nükleer silahlarla şiir de yazılmaz
tek kişilik acılarla kaplıdır çünkü uçurtmalarımız
jilet bağlanmıştır telaşımıza henüz erkenden
çocukluk denmez ya buna, olsa olsa kundaklama
şimdi ölebiliriz aslında bir proleter gibi
dikeriz gözlerimizi belki hayata
uhud’un okçularından rol çalıyor nasılsa dünya
o filmin sonunda ağlayacaktık galiba

Güven ADIGÜZEL

Bu Makaleler Ne İşe Yarıyor ?

Ne iş yapıyoruz ya Hu biz.

Dur dur heyecan yaratmayayım. Kendimi katmayayım. Ben daha bir şey yapmadım.

Ama eninde sonunda yapacağım. Ben de süzgeçten geçeceğim.

Bkz : Süzgeçten geçmek.

Araştırın biraz her şeyi ben anlatmayayım.

Geçenlerde bir yazı okudum.  @cerenabaza sağolsun o paylaşmış. Tam da ben bu mevzuulara dalmaya hazırlanırken hem de.

Neyse konuya gelelim.

Yakın zamanda yüksek lisansa başladım. Yani makaleler bildiriler havada uçuşacak. Oldum olası sevmedim bu işleri, tabi yinede seve seve yapacağım.

Neyse uzatmaya gerek yok. Yazıya geçelim. 

Not : Yazı fen bilimlerini kapsamıyor düşüncesindeyim. Zira verilen örnekler de bu konuda beni destekliyor. Ama bu onların da benzer durumlar yaşamadığını göstermiyor. Tekrar eden deneyler, değiştirilmiş (sözde geliştirilmiş) deney tekrarları bunun göstergesidir.

Hatta daha etkili bir örnek : Ziraat fakültesi mezunu bir arkadaşımın “ıspanak farklı 20 sıcaklık değerinde yetiştirilmiş yayınlanmış ama X değerinde hiç yetiştirilmemiş, ben de onu deneyeceğim” diyerek bir makale hazırladığını da biliyorum. 

Yani anlayacağınız az ya da çok tüm akademik çalışmalar bu duruma düşüyor. 

Gelelim duruma :

Makale şunu söylüyor : 

“Yaklaşık 25 sayfalık bir çalışma için aylarca çalışan akademisyenler dergilerden kabul aldıklarında büyük mutluluk yaşıyorlar; ama maalesef ortalama 10 kişi tarafından okunuyor bu makaleler.

Hatta bazı durumlarda yazar ve dergi hakem heyeti; yani yalnızca 5 kişi tarafından okunuyor.

Bir diğer konu da atıflar.

Yine yapılan çalışmaların çok az bir kısmı atıf alabiliyor. Hatta atıf alanlar arasında da makalenin okunma oranı %20’yi geçmiyor. ”

Durum çok fena anlayacağınız. 

Tabi bu durduk yere olmuyor. Pek çok nedeni var.

Yine aynı yazıda nedenleri için ise şöyle bir açıklamaya yer verilmiş : 

“Maalesef, bugün yayımlanan makalelerin çoğunluğu, bir profesörün kavramsallaştırdığı gibi, “yaratıcı intihallerden” fazlası değil. Açacak olursak, önceden yapılmış araştırmaların yeniden düzenlenmesi ve üzerine yeni bir sav iliştirilmesi…”

En başta söz etmiştik bu durumdan. Tekrar eden sözde düzenlenmiş çalışmalar. 

Bir diğer neden olarak ise uzmanlaşmanın getirdiği ayrımlar ve parçalanan alanlar da bunun sebebi olarak gösteriliyor.

Velhasıl durum şu :

Uzmanlaşmak için yayınlamak zorundasın, ama uzmanlaşırken de aynılaşıyorsun.

Kör gözün parmağına. 

Ya da :

O meşhur “süzgeç” tam da görevini yapıyor. 

Otogaz Tasarruf Hesaplamak

Aracıma otogaz taktırmak için gezinirken güzel bir şey buldum.Belki sizin de işinize yarar.

Araç modeliniz, yaşadığınız şehir ve yaptığınız yol üzerinden size otogaz tasarruf miktarını ve yapacağınız masrafı ne kadar zamanda çıkaracağınızı hesaplayan bir sayfa.

Yapana da yaptırana da helal olsun.

Buyrun linki burda : https://otogazla.com/lpg-donusum-hesaplama

“Aliya” Bu Kadar Büyükken TRT Bu Kadar Küçük Olmamalıydı…!

Aliya İzzetbegoviç.

Tanımayanlar için bir cümlesi ile tanıtalım : 

“ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliğidir.”

Dur hızımı alamadım devam edecem : 

Adam soykırım görmüş, işkenceler görmüş; devlet başkanlığı da yapmış dağlarda aç susuz da kalmış.

Bu adam diyor ki : “… kin ve intikam peşinde koşmayacağız.”

TRT’de bu ADAM‘a dizi yapıyor günlük dizilerden hallice.

Ne bu hal, ne bu kurgu, ne bu kopuk senaryolar sahneler. 

Kendine gel TRT. 

Filinta varken, Diriliş Ertuğrul varken, Payitaht Abdülhamit varken; prodüksiyon, kurgu, senaryo tam da istenilen düzeye gelmişken, dünya çapında işler yapılıyor ve izleniyorken sizin Aliya‘ya reva gördüğünüz bu mudur ?

Edep ya Hu…!

Bir Aliya hayranı olarak izledim dizinin ilk bölümünü.

Hedef “Aliya‘yı anlatsınlar ben de dinleyeyim” idi benim için. Bir de Bosna’dan güzel manzaralar görürsem değme keyfime dedim oturdum dizinin başına. Ama hiç bir şey anlamadım.

Dede Aliya‘yı anlattıkları bir sahne var, güzel anlatılsa sosyal medya yıkılır. Paylaşılır da paylaşılır. Sıkıldıkça sıkıldım. O üç dört dakika beni benden aldı.

Yazılarını L.M.S. mahlasıyla yazıyor olması. Ne güzel ne etkili anlatılırdı. O da berbat olmuş.

Kitap yazacaklar, çeviri yapacaklar, yeni bir hareketlenme var, hepsi heyecanlı olmalı, koşuşturmalılar; benim uykum geldi izlerken.

Yıllar yıllar sonra Aliya dönmüş yurduna, gençlikte sakladığı notlarını çıkarıyor çatıdan en ufak bir etkili kamera hareketi yok.

…..

Say say yorulursun. 

Ben böyle rezalet görmedim.

Bosna’ya Bosnalı kardeşlerimize, Aliya’ya bunu mu reva gördük biz ?

Taa Bosna’dan izlemeyecekler mi bu diziyi. Örnek almayacaklar mı ?

Koca bir milletin yaşadığı acıyı TRT olarak biz anlatmayacak mıyız dünyaya ?

Bu kafayla anlatamayız.

Yazık, harcanan paraya yazık.

Bizlere güvenip, İzleyip de “bu mudur?” diyen Bosna’lılara yazık.

Hemen bir dipnot : 

Oyuncular değil sorun. Yani tek sorun onlar değil. Hatta onlar sorun bile değil. Kaldı ki çoğunu daha önce başarılı rollerde izledik. Özellikle baş roller tanıdık yüzler. Sorun oyunculuk değil.

Alınmasın darılmasınlar oyuncular. Ama yazdıklarımdan pay çıkarsınlar.

Yönetmenimiz : Ahmed Imamović

Haddim değil demeden direkt yönetmene girecem ben. İzleyici benim. Bana hitap edecek.

Bu nedir Ahmed hoca. Kendine gel.

Sen bir Boşnaksın. Aliya’nın sende yarattığı heyecan bu kadar mı ? Bu mudur senin o kadar ödülünün meyvesi.

Acımasız oluyor farkındayım. Ama birileri söylemeli bunları.

Üç beş bölüm sonra rezil edilmiş ve yayından kaldırılmış bir Aliya dizisi göreceğimize bir an önce düzeltilmeli bu iş.

Baştan savma olmaz.

Ya dizisi adına yakışır hale getirin; ya da bırakın yapmayın daha iyi.

Biz Aliya’yı Bosna’yı anlatamacaksak; yazık bize.

Amin Maalouf | Semerkant

Not : 

Kitap tarih bilginizi sorgulatır. Ara durup “bu doğru mu?” deyip de araştırmazsanız sorun var. Körü körüne okumayın sakın.

“Israr üzerine okuduğum ama hiç de pişman olmadığım bir kitap” soracak olursanız diye “ısrar üzerine okuduğum ve hiç mi hiç pişman olmadığım bir kitap” buldum sizin için.

Amin Maalouf | Semerkant

Gerçi en baştan, kitabın kapağından başlamak gerek anlatmaya.

Kitabın pek çok baskısı var. Her baskıda da ister istemez farklılıklar oluyor. Çevirmen, dolayısı ile çeviri, ya da özellikle kapak.

Bendeki kapak daha güzel. “Semerkant” var kapakta. Ya da en azından öyle hissediyor insan. Muhtemelen kapaktaki “Kum Şehri” ya da “Alamut Harabeleri” ama olsun. Benin için o fotoğraf “Semerkant”ın tam da kendisi.

O fotoğrafı da koymayacağım buraya. Bulmak, hatta bulup da almak sizin göreviniz artık.

“Amin Maalouf” ismi üzerinde durmak gerek tabi.

Ama öyle wiki bilgileri ile de değil.

Kısaca anlatacağım, uzun uzadıya araştırmak da yine size kalacak.

“Amin Maalouf” fiziken batılı, aslen Doğu’nun bağrından kopup gelmiş bir Anadolu çocuğu.

“Anadolu çocuğu” değil tabi ama uzaklardan da değil. Beyrut’ta bizim nasıl olsa.

Diyor ya şair “Halet Urfa’dan; Beyrut Halep’ten daha uzak değil bize.” . 

Kitaba dönelim.

Kitabın arkadasında şöyle bir yazı var: 

“1072 yılında, Hayyam’ın Semerkant’ında başlayan ve 1912’de Atlantik’te bit(mey)en bir serüven”. 

“1000 yılın türküsü” konseri olmuştu bir zamanlar. Yaşı tutanlar hatırlar. Nedendir bilmem kitap bana hep onu hatırlatıyor bu yazıyı okuduğumdan beri.

“Ömer Hayyam” ve “Rubai” etrafında dönüp duran, “Hasan Sabbah ve fedaileri, sultanlar, vezirler, güç savaşları, medeniyet, kitap,….” ne ararsan var  kitapta.

Merak etmeyin kitabı anlatıp da tadını kaçırmayacağım. Üç beş not aldım onları yazıp geçeyim ben.

Kalanı sizde.

“Amin Maalouf | Semerkant” Notları

“Bana kötü deyip de kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden söyle…”

Daha sonra tekrar tekrar duyacaksınız bu rubaiyi kitapta. Her seferinde dert olacak Hayyam’ın başına.

“Eğer hamile bir kadın yolda bir yabancıyı görür beğenirse izin dahi almadan onun yemeğinden alır ki çocuk o yabancıya benzesin.”

Eski bir adet sanırım Doğu topraklarında. İlginç ve güzel geldi bana. Şaman adeti olabilir gibi geldi bana. Bizden bir şey gibi.

“Şarapla aralarında karşılıklı bir saygı oluştu”

Hayyam ve şarap. Ayrılmaz ikili.

“Simya neden suç sayılmıştır?”

Bu soru bana ait. batı da simya büyücülükle eş değerdi bir zamanlar çünkü bilmiyorlardı. Ama Doğu’da hep vardı simya. Barutta simyanın eseri değil miydi ? Merak ettim bunu. Bilen varsa paylaşsın.

“Salondan arkanı dönüp de çıkmak yasaktı. Saygınlığına düşkün bir sultan mı çıkarmıştı bunu, yoksa fazla kuşkulu bir ziyaretçi mi ?”

 

“bilinmeyen = şey = xey = X”

X’in hayatımıza nasıl girdiğini de öğrenmiş olduk. Doğu’da önce bilinmeyen, sonra bir şey, sonra şey, sonra da batıda sanırım kuzey dillerinde xey olarak yazılmaya başlamış. X de karar kılmışlar.

“…Hindu Tanrısı…”

Hayyam iltifat etmeyi, tasvir etmeyi iyi biliyor. Odasına gizlice giren kadın için söylüyor bunu.

“…beni dünyaya getirenin günahını taşıyamam. Aynı günahı bende başkasına yükleyemem…”

Hayyam’ın çocuk konusundaki düşünceleri.

“İran dağlarında üç adam gezmeye çıkmış. Karşılarına bir Pars çıkmış. Devrin en yırtıcı korkutucu hayvanıymış Pars. Süzmüş adamları, etraflarında dolaşmış, yollarını kesmiş en son.

Adamlardan birisi bağırmış, “ben buraların en zengin en güçlü adamıyım. Bu hükümdarlığı bir Pars’a kaybedecek değilim.” Ve salmış köpeklerini Pars’ın üzerine. Pars parçalamış köpekleri. Daha da sinirli bir halde atlamış adamın üzerine.

İkinci adam bağırmış. “ben buraların en bilgi adamıyım. Herkes bana, ilmime saygı duyar. Neden kaderimi bir Pars ile köpeklerin kavgasına bırakayım.” Kaçmış sonra. Ama ömrü boyu kaçmış. Pars’ın hep onu bulacağından korkarak yaşamış.

Üçüncü adam ellerini açmış Pars’a doğru ve yavaş yavaş yaklaşmış. “Hoşgeldin topraklarımıza yüce Pars. Arkadaşlarım benden zengindi, her şeylerini aldın, benden gururluydu aşağı ettin.” Hayvan büyülenmiş uysallaşmış. Adam sonra evcilleştirmiş Pars’ı. Bir daha da hiç bir Pars adama dokunmamış.

“Kavga günü geldi mi kimse onu durduramaz. Kimse ondan kaçamaz. Ama bazıları onu kullanmasını becerir. “

Üçüncü adam beni bile korkuttu. Kitabı okuyun gençler. Kimdir bu üç adam bulursunuz.

“Hayyam rasathanesinde beş günlük hava durumu raporu hazırlıyor”.

Günümüzde de beş günlük değil mi bu hava durumu raporları ? O günden kalma bir alışkanlık mıdır bu ? Buna kafam takılmıştı okurken.


Ya devamı ?

O da size kalsın.

Zaman ayırın, okuyun…!


 

Başka Bir Dünya Mümkün Değil !

Başka Bir Dünya Mümkün Değil !

O yüzden her ne yapıyorsan yapmaya devam et.

Evden işe bir hayatınız var diye şikayet edemezsin.

Maaşının az olması şikayet sebebi değil.

Dışarı çıkacak arkadaşın yok, evde pinekliyorsan senin tercihin.

Dertli türküler dinleyip geçmişi hatırlayıp durmanız sadece ve sadece yaşlılık belirtisi.

youtube da boş boş motivasyon videoları izlemek bir işine yaramaz.

Çok bilen gelişimciler de sana şifa olamaz.

Ne yaptıysan şimdiye kadar onu yaşamaya mahkumsun. 

O yüzden;

KALK ! 

Çık balkona bir nefes al. 

Derin derin soğuk havayı çek içine. Biraz üşü, titre kendine gel. 

Harekete geçmezsen senin için BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN OLMAYACAK !

BÖTE Okumak | Ya Da Bunun Gibi Bir Şey II

BÖTE okumak tam olarak şudur :

Mühendislerin, “biz bilgisayarcıyız, siz öğretmen”; öğretmenlerin, “siz bilgisayarcısınız biz öğretmen” cümleleri ile sürekli ve sürekli karşılaşmaktır.

He abi he. Bilgisayarcıyız biz. Bilgisayar satıyoruz. 3 kavanoz 100 lira. Alcan mı ?

Arada kalmış bir bölüm anlayacağınız. Tabi bu bize engel değil. Sen ne kadar iyiysen bölüm de o kadar iyi. Hatta iyi olup olmamanın bölümle alakası yok desek yeridir.

En azından benim okulumda, ki eleştirinin dibine vuruyorum biliyorsunuz kendi okulum ve bölümümden bahsederken, çok güzel adamlar çıktı.

Bkz : İrfan Subaş, Serhat Dündar, Serkan Kesen, Şafak Sevinç, İkbal Barışkan… ve daha adını sayamadığım başarılı bir sürü insan. 

Anlayacağınız “başarı kafada biter bölüm ya da hocada değil”. 

Bölümden koptuk başarının anahtarlarını sıralamaya başladık. Buradan da kişisel gelişime bağlarsam, bir de kitap yazıp satarsam vurdum paranın gözüne.

Böyleydi bu işler dimi. Örneği çok. Bir ara onlardan da bahsederiz. Yan kesiciden hallice bir sürü dalavere.

Neyse, siz az düşünün sonraki yazıda devam ederiz…